Toplum olarak belki de en büyük eksikligimiz az okumamiz, az yazmamiz ve tarihe kalici bir hatira türü birakmayisimizdir.
Yasadigimiz çagda büyük isler basarmis, fikir dünyamiza renkler getirmis, siyasi tarihe damgasini vurmus nice insanlar yasadiklari örnek hayatlari yeni nesillere aktarmadan göçüp gitmislerdir.
Bu ilgisizligin ve duyarsizligin sebebini anlamak mümkün degil.
Batida etkili olan zengin hatira gelenegi ne yazik ki bizde pek görülmüyor. Oysa bu tip eserlere çok ihtiyacimiz oldugu inkar edilemez bir gerçek.
Böylece yepyeni fikirler tarihe biraktigimiz izler ile bu ideal insanlari yeni nesil tanimali, kendine örnek almalidir. Aksi halde ne bir kültür, ne de bir tarih gelenegi ortada kalmaz. Üstelik yasananlari birinci agizdan ögrenmemiz için bunun eksikligini çekeriz.
Andre Gide; Hatira yazmak ölümün elinden bir seyler kurtarmaktir” der.
Hatiralar bir anlamda tarihin bir parçasi ve tarihçinin de önemli belgesidir. Çogu zaman aci gerçekleri resmi tarihlerden degil, bize ulasan hatiralardan ögrenebiliyoruz.
Herkesin sustugu köseye çekildigi devirlerde dogrulari hayatlari pahasina da olsa söyleyebilen insanlarda yok degildir.
Son zamanlarda yazilan hatira kitaplarinin ilgi görmesi sevindirici bir gelisme olarak karsimiza çikiyor.
Resmi tarih ile Kazim Karabekir ve Fevzi Çakmak’i taniyanlar simdi ise onlarin “günlükleri” ile bazi gerçeklerle yüzlesme imkani buluyorlar.Bu da toplumun tarihe bakisini degistiriyor.